Dünyada 2 milyar Müslüman, her biri kendi coğrafyasına, kültürüne, tarihine ve değerlerine göre yaşam sürüyor. Ancak, bu büyük topluluğun dünya tasavvuru, Batı’nın seküler düşünce kalıpları içinde eriyip gidiyor. Müslüman dünya tasavvurunun eksikliği, bireylerin özlerine yabancılaşmalarıyla derinleşiyor. Zira bu tasavvur, Hakk’ın nuruyla aydınlanmadıkça sadece taklitten ibaret bir surete dönüşür.
Müslümanların çoğu, kendi medeniyetini inşa etme iddiasıyla yola çıkarken, bu yolda karşılaştıkları engelleri aşmak yerine, Batı’nın sunduğu hazır kalıplarla tatmin oluyorlar. Bir binanın temeli ne kadar sağlam olursa olsun, çatısı yanlış malzemelerle yapılırsa o bina çökmeye mahkûmdur. Müslümanlar da kendi manevi miraslarını yeterince sahiplenmeden, seküler dünyaya teslim olduklarında, özden uzaklaşarak sadece bir taklit dünyasında var olmaya çalışıyorlar.
Müslümanca bir dünya tasavvurunun inşası, bireyin Kur’an ve Sünnet’ten gelen hakikatlerle kendi akıl ve vicdanını aydınlatmasıyla mümkündür. Ancak bugün, Müslüman zihinler, Batı’nın zihin dünyasında gezinirken kendi değerlerini unutur hale gelmişlerdir. Kur’an’ın sunduğu hakikat, ruhlara işlenmedikçe, bireyler aydınlanmayı dışarıda aramaya mahkûmdur. Oysa ki Hakk’ın ışığıyla parlayan bir akıl, müstakil bir tasavvurun kaynağı olabilir. Bu ışık, dünya tasavvurunun pencerelerini açar ve içeriye taze bir soluk getirir. Fakat bu soluk, taklit edilemez; ancak özüyle yaşanır.
Müslüman dünyası, kendi tarih yolculuğuna baktığında görmesi gereken şey, bir medeniyetin ruhudur. Ancak bu ruh, sadece bedenî formlar içinde değil, fikrî yapılar içinde de hayat bulmalıdır. Aksi takdirde, bir gövde olur ama ruhsuz, bir suret olur ama asıl manadan yoksun. İslam medeniyeti, tarihte, sadece camiler ve saraylar değil, aynı zamanda fikirler ve kavramlar inşa etmiştir. Ne var ki, bugün bu fikirlerin yerini, dış unsurlara dayalı bir dünya görüşü almış durumda. Müslüman, kendi özüne dönmedikçe, ne inşa ettiği dünya kalıcı olur ne de ortaya koyduğu düşünce sistemleri derin bir anlam taşır.
Dünyada bugün 2 milyar Müslüman var; ama müslümanca bir tasavvur yok. Bu eksikliği giderme çabası, Müslümanların öncelikli hedefi olmalıdır. Zira bir dünya tasavvuru, özünden kopuk olduğunda, kimliğinden de kopmuş demektir. Tasavvur, bireyin kendi içinde taşıdığı hakikatler manzumesiyle yoğrulmalıdır. Eğer bu manzume dış kalıplarla doldurulursa, ortaya çıkan yapı da ancak bir taklit olur. Taklit, bir medeniyeti ayağa kaldırmaz; tam tersine, onu çöküşe sürükler.
Bugünün dünyasında Müslüman, özüne dönmek, kendine ait olanı yeniden bulmak zorundadır. Müslüman, ne sadece Batı’yı taklit ederek ne de geçmişine tamamen kapanarak ilerleyebilir. Bu, iki uç arasında bir denge kurmayı gerektirir. Bu denge, Kur’an ve Sünnet’in ışığında şekillenen bir zihniyetle sağlanabilir. Aksi takdirde, sadece fizikî bir taklit içinde sıkışıp kalınır ve müslümanca bir dünya tasavvuru hiçbir zaman var olamaz.
Aklın penceresi, Hakk’ın ışığıyla aydınlanmadıkça, bir dünya tasavvuru eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ışık, Müslüman bireyin zihin dünyasında parlamadıkça, hiçbir maddi yapı gerçek anlamda bir medeniyet kuramaz. Bir medeniyetin özü, sadece taş ve toprakla değil, fikirlerle, kavramlarla ve en önemlisi ruhla şekillenir. Eğer bu ruh kaybolursa, geriye sadece boş bir suret kalır. Bu suret, görünüşte bir medeniyete ait olabilir; ama aslında o medeniyetin ruhundan uzaktır.
Müslüman dünya tasavvuru, kendi öz değerlerine dayalı olarak yeniden inşa edilmelidir. Bu inşa süreci, dış kalıplardan arınarak, Kur’an ve Sünnet’in sunduğu hakikatlerin rehberliğinde gerçekleştirilmelidir. Ancak bu şekilde, Müslümanlar, yeniden özlerine dönebilir ve müslümanca bir dünya tasavvurunu hayata geçirebilirler. Aksi takdirde, sadece bir taklit dünyasında yaşamaya devam edeceklerdir. Taklit, bir medeniyeti ayakta tutamaz; gerçek bir medeniyet, kendi öz değerleri üzerine inşa edilir.











