İran, Orta Doğu’daki çeşitli Amerikan hedeflerini vurdu ya da hedef almaya çalıştı. Irak’taki ABD üsleri, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Suudi Arabistan’daki Amerikan varlığı, Umman’ın Duqm Limanı, Kıbrıs’taki İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait Akrotiri Üssü ve İsrail bu saldırıların ya da tehditlerin odağında yer aldı.Buna karşın Türkiye, doğrudan hedef alınan ülkeler arasında yer almadı.Oysa Amerika’nın Orta Doğu’daki en önemli ileri üslerinden biri olan İncirlik Hava Üssü Türkiye’nin güneyindedir. Kürecik, NATO radar altyapısının kritik unsurlarından birine ev sahipliği yapmaktadır. Konya’daki üs ise NATO AWACS uçuşları açısından stratejik önem taşımaktadır. Türkiye ayrıca çeşitli hassas noktalarda Amerikan ve NATO varlığına alan açmaktadır.Buna rağmen İran’ın bu tesisleri doğrudan hedef almamış olması dikkat çekicidir.Bu durumun ilk ve en yaygın açıklaması NATO’dur. Türkiye’ye yönelik doğrudan bir saldırı, NATO’nun kolektif savunma mekanizmasını devreye sokabilecek, çatışmayı çok daha geniş ve kontrol edilmesi zor bir boyuta taşıyabilecektir. Bu nedenle Türkiye’ye karşı açık bir askeri hamle, Tahran açısından yüksek riskli bir tercih olacaktır.Ancak bu açıklama tek başına yeterli değildir.Türkiye ile İran arasındaki ilişki, yalnızca karşıt bloklara ait iki devletin ilişkisi değildir; aynı zamanda karşılıklı zorunlulukların da belirlediği karmaşık bir dengedir. Ankara, zaman zaman Batı ittifakının parçası olarak hareket ederken, zaman zaman da Tahran’la doğrudan çatışmayı önleyecek bir hat izlemektedir. Bu nedenle Türkiye, bir yandan NATO sisteminin parçası olmayı sürdürürken, diğer yandan İran açısından tamamen karşı cephede konumlanan bir aktör gibi görünmemektedir.Daha derindeki neden ise jeopolitiktir. Türkiye, İran ile uzun bir sınır paylaşmaktadır. İran’da yaşanabilecek büyük bir rejim krizi ya da devlet otoritesinin zayıflaması; Türkiye açısından yeni bir mülteci dalgası, sınır hattında güvenlik boşluğu, Kürt meselesinin daha da karmaşık hale gelmesi ve enerji arzında ciddi kırılmalar anlamına gelebilir. Bu nedenle Ankara’nın temel önceliği, İran’ın güçlenmesi değil; kontrolsüz bir çöküş yaşamamasıdır.Bu tablo, Türkiye’yi çelişkili ama etkili bir konuma yerleştiriyor. Ankara, savaşı ve saldırıları eleştirirken, aynı zamanda bölgedeki güvenlik mimarisinin önemli bir parçası olmayı sürdürüyor. Bu da Türkiye’yi herkes için gerekli, fakat doğrudan hedef alınması riskli bir aktöre dönüştürüyor.Washington için vazgeçilmez bir NATO platformu, Avrupa için göç baskısını tutan bir tampon, Rusya için enerji hattı, Çin için Orta Koridor’un batı ayağı ve Tahran için de dengeleri bozmayacak kadar önemli bir komşu…Bu yüzden bu savaşta en dikkat çekici aktör, sadece füze fırlatan taraf değildir. Asıl dikkat çekici olan, aynı anda birden fazla güç merkezi için vazgeçilmez hale gelmiş ve bu sayede kendisini dokunulması zor bir pozisyona yerleştirmiş olan aktördür.İran’dan Türkiye yönüne gönderildiği belirtilen ve hava savunma sistemlerince etkisiz hale getirilen füze olayı ise bölgede ciddi bir tedirginlik yarattı. Bunun bir hata mı, bir mesaj mı, yoksa Türkiye’yi psikolojik olarak baskı altına alma girişimi mi olduğu tartışmalıdır. Ancak hangi ihtimal doğru olursa olsun, Türkiye’nin doğrudan savaşın içine çekilmesi, yalnızca iki ülke açısından değil, tüm bölge açısından çok daha ağır sonuçlar doğuracaktır.Türkiye’nin böyle bir denklemde vereceği karar, sıradan bir askeri tepki değil; bölgesel dengeleri değiştirecek stratejik bir hamle olacaktır. Bu nedenle Ankara’nın provokasyon ihtimallerini dikkatle okuyarak, soğukkanlı ve hesaplı davranması hayati önem taşımaktadır.
Gündem
Yayınlanma: 05 Mart 2026 - 10:39
Herkesin Üssü, Kimsenin Hedefi: Türkiye'nin Savaşta 'Özel' Konumu
Gündem
05 Mart 2026 - 10:39








Çok güzel bir yazı olmuşş