SIĞINMACI / GÖÇMEN EMEĞİNİN GÖRÜNMEZ KÖKLERİ: HİZMET SEKTÖRÜNÜN OMURGASI VE AHLAKİ SORUMLULUK

Nuri GÜR'ün Kaleminden.

Sığınmacı / göçmen işçiliği, Türkiye'de hizmet sektörünün en önemli dayanaklarından biri haline gelmiştir. Tıpkı bir ağacın görünmez kökleri gibi, sığınmacı işçiler hizmet sektörü sistemine hayat verirken, toprakların bereketi bu köklerin gücüne bağlıdır. Ancak, bu kökler suya ihtiyaç duyar; işçi hakları, adil ücretler ve insan onurunu koruyan sosyal politikalar gibi. Yine de bu köklerin görünmezliği, sadece maddi bir yapıyı değil, insanın vicdani ve ahlaki sorumluluğunu da sorgulatıyor.

Türkiye’nin hizmet sektörü, ekonomisini sürdürebilmek için sığınmacı / göçmen emeğine büyük ölçüde bağımlıdır. Göç İdaresi Başkanlığı verilerine göre, her yıl binlerce insan, umut dolu bir gelecek hayaliyle Türkiye’nin farklı illerine göç eder ve bir çoğu yakıcı güneşin altında ağır bir emekle bu umutları yeşertmeye çalışır. Ancak burada bir çelişki açığa çıkar: Refahın yükselmesi adına insan hakları kimi zaman göz ardı edilir. Hannah Arendt, “Totaliter sistemler, insana insan olduğu için değil, bir şeyler yaptığı veya üretim yaptığı için değer verir” derken, ekonomik çıkarların insan hayatının önüne geçtiği noktaya dikkat çeker. Türkiye, bu çelişkiyi aşmak için derin bir ahlaki sorgulama yapmalıdır.

İslam düşüncesinde ise insan emeğinin kutsallığı üzerinde durulur. Kur’an, “Ve insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur” (Necm 53:39) buyururken, emeğin insana saygının temel dayanağı olduğunu vurgular. İbn Haldun’un “Mukaddime”sinde, emeğin toplumsal düzenin temeli olduğu savunulur ve toplumsal ilişkilerde emeğin adil bir şekilde düzenlenmesi gerektiği öğütlenir. Bu bağlamda, göçmen emeğinin kapitalist sömürüye maruz kalması, Türkiye toplumunun kendini sorgulaması gereken bir konudur.

Türkiye’nin hizmet sektörü, sığınmacı işçilerin omuzlarında yükselen bir kule gibidir; fakat bu omuzlar sıklıkla görmezden gelinir, yükleri hafife alınır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın belirttiği gibi, gençlerin hizmet sektöründen uzak durması, ağır iş koşullarına duyulan tepkinin yansımasıdır. Bu durum, sığınmacı / göçmen emeğinin zaruri hale gelmesini daha da pekiştirir. Ancak burada yatan asıl mesele, bu insanların emeği üzerinden kazanç sağlayanların, onlara hak ettikleri değeri verip vermediğidir.

Bu bağlamda, Batılı düşünür Karl Marx’ın emek teorisini hatırlamak önemlidir. Marx, “Kapital” adlı eserinde, emeğin değer yaratıcı bir unsur olduğunu ve işçilerin emeğinin kapitalist sistemde sömürüldüğünü ileri sürer. Bu sömürü, günümüzde sığınmacı / göçmen işçiler üzerinde kendini en çıplak haliyle gösteriyor. Hizmet sektörü, sığınmacıların / göçmenlerin sırtında yükselen bir ekonomik yapı inşa etmişken, bu işçilerin yasal haklardan yoksun bırakılması, adaletsiz bir sistemin varlığını kanıtlıyor.

Sadece ekonomik değil, etik ve sosyal açıdan da büyük bir yara olan kayıt dışılık, Türkiye’de hizmet sektörünün karanlık yüzünü temsil eder. İslam felsefesi, adaletin toplumsal yapının temeli olduğunu vurgular. İmam Gazali, adaleti sosyal yapıyı ayakta tutan direk olarak görür. Dolayısıyla, kayıt dışı çalışan yüzbinlerce belgesiz sığınmacı / göçmenin varlığı, sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda sosyal adaletin de ihlalidir. Bu göçmenler, daha iyi bir yaşam arayışı içinde, bazen kandırılarak, bazen de çaresizlik içinde ağır şartlarda çalışmayı kabul ederler.

Göçmen işçilerin yaşadığı adaletsizlikleri İslam’ın “Kul hakkı” kavramı üzerinden düşündüğümüzde, bu haksızlıkların ağır bir manevi yük olduğunu anlarız. Peygamber Efendimiz (sav), “Çalışanın hakkını alın teri kurumadan verin” (İbn Mace, 2:817) buyurmuştur. Bu ilke, emeğin kutsallığını ve insanın emeğine gösterilmesi gereken saygıyı açıkça ortaya koyar. Bugün bu emek sömürüsü, modern toplumun manevi vicdanını sınamaktadır.

Türkiye’deki araçların ( Dayıbaşı ) istismarcı rolü, kapitalist sistemin göçmen emeğini nasıl araçsallaştırdığını gözler önüne seriyor. İnsanların, daha yüksek ücretler kazanmak için ülkemize sığınmaları, hükümetin onlara ayrıcalık sağladığı mantığının bir parçası olarak sunulsa da, bu ilkenin göçmenlerin insanca yaşama hakkını sağlamak için ne kadar yeterli olduğu tartışmalıdır. Rousseau, “Toplum Sözleşmesi”nde, insanın doğuştan özgür olduğunu, fakat toplumların onu zincirlediğini belirtir. Türkiye’nin sığınmacı işçilere sunduğu ekonomik fırsatlar, özgürlük değil, zincirlenmiş bir hayatın başka bir versiyonunu sunuyor olabilir mi?

Bu noktada, yapay zeka ve robot teknolojilerinin hizmet sektöründe kullanılması, insan emeğinin yerini alabilecek potansiyel çözümlerden biri olarak gösteriliyor. Ancak bu, etik bir çıkmaz da yaratabilir. İnsan emeği, makinelerin hızına ve verimliliğine tercih edilirken, sosyal sorumluluklarımız nereye gidecek? İslam felsefesi, teknolojinin insan onuruna zarar vermeden kullanılmasını savunur. El-Fârâbî, bilimin ve teknolojinin insan refahına hizmet etmesi gerektiğini belirtir. Eğer robot teknolojisi tarım sektörüne entegre edilecekse, bu dönüşümün sosyal dengeyi koruyacak şekilde yapılması gereklidir.

Türkiye hizmet sektöründeki işlerin göçmen emeğine dayalı yapısı, ekonomik refahın bedelini kimlerin ödediği sorusunu gündeme getiriyor. Ülkemizin ekonomik damarlarında dolaşan göçmen emeği, toplumların kendilerini sorgulamalarını zorunlu kılıyor. Jean-Paul Sartre, insanın kendi eylemlerinden sorumlu olduğunu belirtir; bu sorumluluk, sadece bireylerin değil, toplumsal yapının da kendini yeniden gözden geçirmesini gerektirir. İnsan emeği, Türkiye’nin ekonomik damarlarında dolaşan ve toplumun kalbini besleyen bir kan ise, bu kanın adalet ve vicdanla akması elzemdir.

İslam düşüncesi de, ahlaki sorumluluğun sosyal yapı üzerindeki etkilerini dikkate alır. Adalet ve merhamet, Müslüman bir toplumun iki temel direğidir. Sığınmacı / Göçmen işçiler üzerinden ekonomik kazanç sağlanırken, toplumun bu direklere ne kadar sadık kaldığı sorgulanmalıdır. Nihayetinde, insan onuru ve adalet, hem Batı’nın hem de Doğu’nun ortak mirasıdır. Bu miras, adil ve insan onuruna yakışır bir düzenin inşasını zorunlu kılar.

Nuri Gür