Obama'nın Gücü Nereye Kadardı?
Obama’ya yıllarca ya fazla anlam yüklendi ya da fazla kolay haksızlık edildi. Oysa gerçek, ikisinin arasında ama daha sert bir yerde duruyor: Obama, değişim vaadiyle iktidara gelen; fakat İsrail lobisinin Washington’daki gücü karşısında manevra alanı son derece daralmış bir başkandı. Niyetleriyle sonuçları arasındaki mesafe, belki de en çok Ortadoğu politikasında görüldü.
Göreve geldikten sonra ilk yurt dışı turunu Türkiye’de başlatması, ardından Kahire’ye gidip İslam dünyasına yeni bir sayfa açma mesajı vermesi, üstelik bunu İsrail’e uğramadan yapması sıradan diplomatik tercihler değildi. Bunlar, Bush döneminin tek taraflı ve saldırgan çizgisinden ayrışma denemeleriydi. Hele bir de 1967 sınırları temelinde iki devletli çözümü açıkça savununca, Washington’daki ve Tel Aviv’deki alarm zilleri çalmaya başladı. İsrail medyasının Obama’yı Filistin kefiyesiyle, adeta FKÖ mensubu gibi karikatürize etmesi boşuna değildi. Mesaj açıktı: Çizgiyi aşarsan seni içeride de dışarıda da hedefe koyarız.
Nitekim öyle oldu. Obama, İsrail’e iki devletli çözümü kabul ettiremedi. Dahası, Netanyahu’nun Beyaz Saray’da, ev sahibine parmak sallayan o kibirli ve pervasız üslubuna maruz kaldı. 1967 sınırlarının kabul edilmeyeceğini, diplomatik nezaketin sınırlarını zorlayan bir dille duydu. Amerikan başkanının kendi evinde bu şekilde karşılık görmesi, kişisel bir saygısızlıktan öte, Washington’daki güç dengesinin ilanıydı.
Yine de Obama’nın teslim olmadığı bir alan vardı: İran meselesi. Antony Blinken’ın yıllar sonra yaptığı tespit bu yüzden önemliydi. Obama, İran’a saldırı blöfünü yemedi. Amerikan istihbaratının, İran’ın o aşamada nükleer silah üretme kapasitesine sahip olmadığı yönündeki raporlarına kulak verdi. İsrail cephesinden gelen “Gerekirse biz vururuz” restine karşı da özünde şu mesajı verdi: Eğer böyle bir maceraya kalkışırsanız, misillemenin bedelini de kendiniz göğüslersiniz. Bu, Washington’da pek az başkanın gösterebildiği türden bir dirençti.
Tam da bu nedenle, Obama’nın İran’la yürüttüğü nükleer müzakere süreci sistematik biçimde hedef alındı. Tel Aviv’deki karar vericiler, bu süreci baltalamak için ellerinden geleni yaptı. Sadece kapalı kapılar ardında değil, Amerikan kamuoyu önünde de yoğun bir manipülasyon yürütüldü. Sonuç ortada: İran’ı belirli sınırlar içinde tutmayı amaçlayan, kusurlu ama rasyonel bir anlaşma, Trump’ın ilk başkanlık kampanyasında “berbat”, “Amerikan çıkarlarına aykırı”, “teslimiyetçi” bir metin gibi pazarlandı. Trump da göreve gelir gelmez ilk işlerden biri olarak anlaşmayı çöpe attı.
Asıl ironiyse daha sonra ortaya çıktı. Trump, ikinci döneminde yaşanan 12 günlük savaşın ardından İran’ı yeniden masaya çağırırken sözünü ettiği çerçeve, Obama döneminde kurulan anlaşmadan çok da farklı değildi. Ama Amerikan siyasetinde kimse dönüp şu basit soruyu soramadı: Madem sonunda yine benzer bir noktaya gelecektiniz, neden bu kadar yıkımın, gerilimin ve can kaybının önü açıldı? Cevap basit ama rahatsız edici: Çünkü bu dosyada akıl yürümüyor; lobiler, manipülasyon ve iç siyasi hesaplar yürüyor.
Bugün gelinen noktada daha net görünen şey şu: İsrail’in derdi hiçbir zaman sadece İran’ın nükleer kapasitesi olmadı. Asıl mesele, İran’ın Batı ile denetlenebilir bir normalleşme sürecine girmesini önlemekti. Çünkü sisteme eklemlenmiş, müzakere eden, ticaret yapan, istikrar arayan bir İran; sürekli tehdit anlatısıyla siyaset kuranlar için işlevsel değildir. Daha kullanışlı olan, içeriden gerilimlerle boğuşan, etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden zayıflatılmış, parçalanmaya açık bir İran’dır.
Burada Obama’yı romantize etmek de doğru olmaz. Sicili oldukça karanlık başlıklarla dolu. Amerikan tarihinde whistle-blower’lara en sert yüklenen başkanlardan biri oldu. Drone saldırılarıyla çok sayıda sivil kaybının sorumluluğunu taşıdı. Yani mesele Obama’yı aklamak değil. Mesele, onun bile belli başlıklarda karşılaştığı direncin boyutunu görmek. İran’ı daha makul bir hatta çekme çabası, sadece Cumhuriyetçilerin değil, kendi partisindeki pek çok Demokratın da lobi eksenli refleksleri nedeniyle içeriden oyuldu.
Türkiye açısından bakıldığında da tablo çok farklı değildi. Türkiye’ye satılması beklenen Amerikan dronelarının anlamsız biçimde bekletilmesi, Suriye’de Türkiye’yi dışlayan planların devreye sokulması, sahada Ankara’nın çıkarlarını zedeleyen tercihlerin öne çıkması hep aynı güç haritasının parçalarıydı. Biz çoğu zaman faturayı doğrudan Obama’ya kestik. Oysa mesele tek başına Obama değildi. Ulusal güvenlik çevresinden bölge masasındaki bürokratlara kadar, İsrail’le aynı stratejik hizaya yerleşmiş bir kadro düzeni vardı. Böyle bir denklemde, başkanın niyeti ile devletin yönelimi birbirinden kolayca kopabiliyordu.
Hatta öyle bir tablo vardı ki, nükleer müzakereleri yürüten William Burns’un Mossad tarafından izlendiği ve görüşmelerin takip edildiği yönündeki iddialar bile ciddiyetle tartışıldı. Doğru ya da abartılı, fark etmez; bu tür iddiaların bile makul bulunabildiği bir iklim, aslında meselenin vahametini anlatmaya yetiyor. Obama, kendi ekibini dahi bu etkiden tam anlamıyla koruyamadı.
Sonuçta Obama elinden geleni yaptı ama duvara çarptı. İran’a doğrudan saldırıyı önlemesi belki de en önemli başarısıydı. Fakat o bile kalıcı bir stratejik dönüşüme yetmedi. Çünkü Washington’da başkanlar gelir geçer, ama bazı lobiler ve çıkar ağları kalır. Carter’dan Obama’ya, oradan Trump dönemine uzanan çizgi bize şunu söylüyor: Amerikan Ortadoğu siyaseti yalnızca Beyaz Saray’da yazılmıyor. Hatta çoğu zaman asıl metin orada bile yazılmıyor.